DOLAR 6,8135
EURO 7,4270
ALTIN 380,29
BIST 103.024
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kocaeli 20°C
Parçalı Bulutlu

TEBRİKLER

TEBRİKLER

Fahri Yılmaz Acilin Öyküsü’nde 3. Olma başarısını yakaladı

Başarılarıyla ülkemize ve ilimizi adından oldukça söz ettiren ve oldukça sevilen biri olan Aile Konak Hastanesi Genel Cerrah Doktoru Fahri Yılmaz, hazırladığı Zeynep Öyküsüyle katıldığı ‘Acilin Öyküsü 2016’ Yarışması’nda üçüncü oldu.

Bu başarısı ilk değil

Aile Konak Hastanesi Genel Cerrah Doktoru Fahri Yılmaz, katıldığı ‘Acilin Öyküsü 2016’ yarışmasına hazırladığı Zeynep Öyküsü damga vurdu. Akıcı bir dil ile usta yazarları aratmayan bir öykü ile jürinin karşısına çıkan Yılmaz’ın Zeynep öyküsü büyük bir beğeni topladı. Aile Konak Hastanesi Genel Cerrah Doktoru Fahri Yılmaz, katıldığı yarışmada 3. Oldu. Yılmaz’ı bu başarısından ötürü dostları ve sevenleri gerek sosyal medya hesabından gerekse de cep telefonundan tebrik yağmuruna tuttu.

Fahri Yılmaz’ın Zeynep Öyküsü:

“Sıcak bir yaz akşamıydı. Genel cerrahi ihtisasımın üçüncü yılında Ankara Gülhane Hastanesinin acil cerrahi katı nispeten sakin bir gün geçiriyordu. Çömez olarak da seslendiğim asistan kardeşim Ayhan’la ilk defa rahat bir akşam yemeği yemenin hayalini kuruyorduk. Belki de gece rahat geçecekti. Gerçi böyle sessizlikler bizi her zaman korkuturdu ama yine de iyimser olmalıydık.

Acil servisin bar kapısı şeklindeki metal kapısı hızla çarpan sedye ile açıldı. Çıkan sesin şiddeti acil bir durumun habercisiydi. İkimiz birden ayaklandık. Hemen ardından “Yetişin!” diye bir ses duyuldu. Koşarak alt kata indiğimde sedyenin üzerinde uzun kumral saçlı bir kız çocuğu yatıyordu. Telaşlı babanın yalvaran ve tükenmiş bakışları arasında muayene odasına girdim. Sedyede 12–13 yaşlarında, beyaz tenli, kahverengi gözlü, güzel bir kız çocuğu vardı. Askılı pijamasının alt tarafı kan içindeydi. Makasla elbisesini keserken “Doktor amca canım acıyacak mı?” diye sordu. Ne olduğunu henüz bilmememe rağmen “Merak etme hiç canını acıtmayacağım.” dedim.

Kasık bölgesindeki bir kurşunun giriş deliğinden dışarı kan sızıyordu. Pijamasına bakıldığında çok kanamış olmalıydı. Nabzı sayamayacağım kadar hızlı atıyordu. Bir an önce ameliyata almalıydım. Etrafa bağırarak acil kan bulunmasını ve ameliyathanenin hazırlanmasını söyledim. Hemşire ve hasta bakıcılar sağa sola koşuşturmaya başladılar. Dahiliye ve laboratuar bölümündeki personel de yardım için acil cerrahi birimine geldiler. Asansörü bekleyecek zaman yoktu. Adını o anda öğrendiğim Zeynep’i kucağıma alarak ameliyathaneye çıkan merdivene koştum. Uzun saçları dizlerime kadar uzanıyordu. Gözleri yarı kapalı halde “Nereye gidiyoruz doktor amca?” diye sordu. Korkmasın diye cevap veremedim. Zeynep’i ameliyat masasına yatırdığımda artık konuşmuyordu. Masum yüzü tatlı bir uykuya dalarcasına sakin ve huzurluydu. Anestezi uzmanı salona girdiğinde ben çoktan bistürimi elime almıştım. Bu arada hemşirem iki ayağından ve kolundan serum vermeye çalışıyordu. Karnını açtığımda her yer kan gölüne dönmüştü. Aspiratörün temizleyemeyeceği kadar biriken kanı hızla temizlerken yüzüm gözüm kan içinde kaldı. Kurşun sağ kasığındaki atardamarından geçmişti ve kanama devam ediyordu. Baskı ile kanamayı durdurup zaman kazanmak istedim. Anestezi uzmanı ve fakülte arkadaşım Tufan’la göz göze geldik. “Yaşıyor!” dedi. Derin bir nefes aldım. Hemşire terimi sildiğinde acil bulunan kanlar da geldi ve iki koldan vermeye başladık. Kalp damar cerrahı ve başasistanım da hızla ameliyathaneye geldiler. Ameliyat üç saat sürdü. Damar tamir edildi. Yeterince kan da verildi. Artık uyanmasını beklemekten başka çaremiz kalmamıştı. Ancak Tufan’ın uyandırma girişimleri sonuç vermiyordu. Yarım saatin sonunda uyanmayınca solunum cihazına bağlı halde yoğun bakıma aldık.

Ameliyathanenin çıkışındaki yere çömelmiş çaresiz bekleyen adam babası olmalıydı. Yanına geldiğimde başını iki elinin arasından zor da olsa görebildim. “Nasıl yaptım, hepsi benim suçum, bırakmamalıydım orda.” dedi. Devamını hıçkırarak anlattı. Güvenlik görevlisiymiş. Akşamüstü evdeki misafirlerine yeni aldığı tabancasını göstermiş ve hemen sonra onları arabalarına kadar uğurlamak istemişler. Tabii silahı masanın üzerinde unutmuş. Eşi ile birlikte iki kat indiklerinde evden bir silah sesi gelmiş. Eve girdiklerinde masanın üzerinde unuttukları tabanca 7 yaşındaki oğlunun elindeymiş. Yavrucak tabancayı oyuncak sanarak ablasına doğrultmuş ve tetiğe dokunmuş. Zeynep oracıkta yığılmış. “Boş sanıyordum, emniyeti kapalıydı…” diye söylenirken sabırlı olmasını ve dua etmekten başka çaremizin olmadığını söyledim. “Annesi evde onu bekliyor, ne olur kurtarın!” dedi. Sırtını sıvazladım ve onu bekleme salonuna aldım. Kurtulacaktı Zeynep… Kurtulmak zorundaydı…

Saat gece yarısı üç olmuştu. Hala Zeynep’in yanında oturuyor ve elini tutuyordum. Uzun ve düzgün saçları bonenin içine sığmıyordu. Gözlerinden akan iki damla yaş pembe yanaklarından yastığa doğru süzülüyordu. Avucumda kaybolan küçük eli hala soğuktu. Solunum cihazında uyandığına dair hiçbir hareket yoktu. Saate her baktığımda zamanın hiç ilerlemediğini fark ettim.

Ayhan elinde bir bardak çayla geldiğinde acıktığımı ve susadığımı fark ettim. Klinikteki diğer hastaların iyi olduğunu ve dinlenmem gerektiğini söyledi. Ayrılmak istemedim ancak duş alsam kendimi daha iyi hissedecektim.

Zeynep’in yanı başında ameliyat notunu tamamladığımda güneş doğmak üzereydi. Yoğun bakımdaki klima havanın sıkıntısını alamıyordu. Diğer yatakların boş oluşu odada bütün dikkati Zeynep’in yatağına çekiyordu. Küçük bedeni yatağı dolduramamış, ayakucunda büyük bir boşluğa neden olmuştu. Oraya oturduğumda solunum cihazının sesinin kalp atım sesleriyle olan uyumlu ritminde bir anormallik fark ettim. Bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Nabzı hızla düşmeye başladı. Monitörün alarmından önce benim sesim tüm ekibi yoğun bakıma toplamaya yetti. Monitör düz çiziyordu. Küçük kalbi çalışmaktan vazgeçmişti. Bunu kabullenmem mümkün değildi. Ona söz vermiştim. Yaşayacaktı ve ben onun canını hiç acıtmayacaktım. Bütün gücümle kalp masajına başladım. Ayhan bana yardım ediyor, Esin hemşire damardan ilaç veriyordu. Bir, iki, üç, kaç kez hatırlamıyorum kalbine şok verdim. Dönmüyor, dönmüyordu. Anestezi ekibinin koşarak gelmesi dışarıdaki telaşı artırmıştı. Bekleme salonundan gelen hıçkırık ve feryatlar içimi daha da acıtıyor, isyanımı daha da büyütüyordu. Bir saatin sonunda Ayhan’ın bana sarılarak “Yeter artık, dönmüyor, anla artık!” diye bağırdığını hatırlıyorum. Olduğum yere çöktüm ve gözyaşlarımı serbest bıraktım. Kurtarabilseydim sadece Zeynep’i değil üç kişinin daha hayatını kurtarmış olacaktım. Erkek kardeşinin ablasından özür dilemesini ve hayat boyu vicdan azabı çekmemesini sağlayacaktım. Zeynep’e sözümü tutmuş olacaktım. Babasına müjdeyi ben verecektim. Hikâyenin sonu mutlu bitecekti. Ne yazık ki olmadı…

Aradan onbeş yıl geçti. Binlerce hastayı ameliyat ettim. Hepsini taburcu ettim çok şükür. Zeynep’i hiç unutmadım. Onun hatırası ve içimdeki yeri, sevgisi belki de diğer hastalarıma umut olmuştu. Bazı geceler yatağa yattığımda gözümün önüne merdivenlerden ameliyathaneye koşarken kucağımdaki Zeynep’in melek yüzü gelir ve hep aynı soruyu sorar: Nereye gidiyoruz doktor amca?.. Cennete gidiyoruz tatlım. Orada canın hiç yanmayacak. Hep çocuk kalacaksın. Koşturup oynayacaksın. Rahat uyu melek kız, iyi geceler…”

1. sayfaya iáe

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.