DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kocaeli °C

ÖNCÜ KADINLAR

ÖNCÜ KADINLAR

ÜLKEMİZİN SEMBOL OLMUŞ KADINLARI

8 Mart dünya kadınlar gününde Cumhuriyet kadınları’nı hatırlıyoruz. Sanatta, sporda, siyasette hep öncü oldular. Kimi bilimde çığır açtı, kimi söylediği şarkıyla gönlümüzde taht kurdu. Ülkemizi ileriye taşıdılar. İşte Cumhuriyet’in sembolü kadınlarımız…

Reformcu ‘First Lady’: Latife Hanım

Milli Mücadele’nin ardından kurulan yeni düzende kadınlara oy hakkı konusunda bir karar verilmesi gerekiyordu. Seçim Yasası, Meclis’teydi. Bir grup kadın, siyasi hak talebiyle kıpır kıpırdı. Latife Hanım da kadınlara siyasi hak tanınması için Çankaya’da faaldi. Yeni seçim kanunu kadınları hayal kırıklığına uğratacak biçimde çıktı, ancak Latife Hanım ısrarından vazgeçmediği gibi, milletvekili olmak istiyor ve Mustafa Kemal ile tartışıyordu. O günleri anlatan anı kitaplarından Latife Hanım’ın ‘Gazi Paşa’yı sıkıştırdığını’ öğreniyoruz. Dönemin gazetelerinden Vakit, 18 Nisan 1923 günü ‘Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkı’ üzerine bir anket başlattı. Gazete, kadınlardan mebus adayı kim olabilir, sorusunu da ankete dahil etti. Baş başa yemek yerlerken, Mustafa Kemal, “Bugün Vakit gazetesini gördün mü” diye sordu. “Kadınlar eğer siyasi haklarını ele geçirirlerse, seni İstanbul’dan aday göstereceklermiş” dedi. Latife Hanım’ın cevabı netti: “Evet Paşam, ben de kendileri gibi düşünüyorum. Siz de öyle düşünmüyor musunuz?” “Nasıl?”

“Kadınlarla erkeklerin eşit haklar içinde yaşamasını…”

“Bunu sana birçok defa söyledim.”

“Peki, mebusluğu bana yakıştıramıyor musunuz?”

Mustafa Kemal, kadınlar için eşit haklar istiyor ancak eşinin Meclis’te olmasına sıcak bakmıyordu.

Latife Hanım, eşi Mustafa Kemal Paşa ile de eşit ilişki kurmakta özenliydi. Bir taziye gönderilecekse, o da mutlaka kendi adıyla telgraf çekiyor, bir yardım yapılacaksa, eşiyle eşit miktarda bağışta bulunuyordu. Mustafa Kemal’in çıktığı yurt gezilerine Latife Hanım’ı da mutlaka birlikte götürmesi, dünyanın ilgi odağı oluyor, Türkiye’nin liderinin eşini de görünür kılması bir reform olarak algılanıyordu. Latife Hanım iki buçuk yıllık evliliği süresince, kendisini hep eşinin yardımcısı olarak tanımladı. 1925 yazında son bulan evliliğin ardından Latife Hanım’dan bize ne kaldı?

Kadın-erkek eşitliğine atılan kararlı adımlar, açılmayan anılar ve Çankaya Köşkü’nün ikinci katına kendisi için eklettirdiği kocaman çalışma odası. Bu oda, Latife Hanım’ın eşitlik anlayışının ölçüsü olarak yerli yerinde duruyor.

Cumhuriyet’in asi kızı: Halide Edip

Halide Edip Adıvar (1884-1964) bugünkü Türkiye’de genellikle ‘roman yazarı’ olarak bilinir. Halbuki yakın tarihimizdeki büyük dönüşüm dönemlerinde hem rol almış hem o dönemlerin kitaplarını yazmıştır. Osmanlı’da modern kadın hareketinin ve milliyetçilik fikrinin doğuşunda Halide Edip öncülerden biridir. ‘Mor Salkımlı Ev’ adlı kitabında bu döneme ilişkin anılarını yazdı. ‘Yeni Turan’ adlı kitabı da modern ve milli bir Türkiye ütopyasıdır. Milli Mücadele fikrinin doğup gelişmesinde rolü önemlidir. Ünlü Sultanahmet Mitingi’nin ateşli hatibidir. İstanbul’daki lüks hayatı bırakıp eşi Adnan Bey’le birlikte yoksul Ankara’da Milli Mücadele’ye katılan ‘Halide Onbaşı’dır o. Bu dönemde Mustafa Kemal Paşa’nın en yakınındaki isimlerden biridir. ‘Türkün Ateşle İmtihanı’ adlı kitabında bu dönemin önemli belgelerinden biridir. Atatürk’ün kişiliğini tanımak için temel kaynaklar arasında yer alır bu kitap. Modern ve milliyetçi Halide Edip elbette cumhuriyet yanlısıdır fakat liberal fikirlere sahip olduğu için ‘muhalif’tir, ‘Cumhuriyet’in asi kızı’dır. ‘Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri’ adlı kitabı bence fikriyat sahasında en büyük eseridir. Milli Mücadele ve Cumhuriyet liderleri genellikle Alman veya Fransız düşüncesinden esinlenmişti. O nesilde bir tek Halide Hanım Amerikan Koleji’nde okumuş, Anglosakson demokrasisinden esinlenmişti. Onun için farklı bir penceredir. Kadın hareketi lideri, milliyetçi düşünür, Kuvayı Milliyeci ve demokrat olarak Halide Hanım’ı tanımak gerekir.

En idealist öğretmen: Refet Angın

Refet Angın (1915-2010) Türkiye’nin ilk öğretmenlerinden. Emniyet Amiri Hafız Şerif Bey’in kızı Refet Angın’ın hikâyesi, 1915 yılında Gelibolu’da savaşın ve kıtlığın hakim olduğu bir dönemde başladı. Okuma yazmayı annesinin yardımıyla söken Refet, Cumhuriyet Okulu sınavını kazanıp okula üçüncü sınıftan başladı. Daha o yaşında öğretmen olacağından o kadar emindi ki Atatürk’le ilk karşılaşmalarında “Büyüyünce ne olacaksın çocuk?” sözüne, “Öğretmen” yanıtını verdi. İlk Öğretmenler Günü’nde yılın öğretmeni seçilen, 1982’de emekli olana kadar pek çok okulda öğretmen, müdür yardımcısı ve okul müdürü olarak eğitim veren Refet Angın, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk kadın öğretmenlerinden olarak 90 yaşında verdiği bir söyleşide Atatürk’e karşı görevini yerine getirmiş olabilmeyi istediğini söylüyordu. 2010 yılında kaybettiğimiz Angın, annesinin çok yıllar sonra itiraf ettiği “Ben senin günlerce aç kaldığını bilirim” sözünü de hayatı boyunca unutmamıştı.

Cumhuriyet’in Hanımefendisi: Mevhibe İnönü

7 Şubat 1992 sabahı bütün Türkiye bir kadın için ağladı. Cenazesine, devlet töreni olmadığı halde, cumhurbaşkanından temizlik işçisine kadar toplumun her kesiminden insan katıldı. Cami avlusunu dolduranlar, imamın, “Merhumeyi nasıl bilirdiniz” sorusuna kalplerinden gelen bir içtenlikle, çoğunun gözlerinde bir damla yaş, “İyi bilirdik!” diye tek ağızdan yanıt verdiler. Orada bulunanların rütbeleri, sınıfları, siyasi fikirleri kalmamıştı, hepsini aynı kadına duydukları saygı birleştirmişti…

Mevhibe İnönü, ‘Cumhuriyet’in Hanımefendisi’ydi. 1897’de Osmanlı İmparatorluğu’nda doğan küçük kızın beşiğine sanki o gün gökten melekler inmiş ve her biri çeşitli dileklerde bulunmuşlardı. Bir tanesi güzellik, zarafet, iyilik; diğeri sabır, cesaret ve zekâ, en sonuncusu ise olağanüstü bir hayat sunmuştu. Babasını küçük yaşta kaybeden Mevhibe, annesi ile büyükbabasının İstanbul’daki evinde, muhafazakâr bir ortamda büyümüştü. 1916’da, Süleymaniye semtinde, kendisini bir anahtar deliğinden görerek beğenen Miralay (Albay) İsmet Bey’le evlendi ve eşinin Milli Mücadele’ye katılmasıyla hayatı birdenbire değişti. Birçok vatansever gibi ailesiyle birlikte Anadolu’ya geçti. Sakarya Savaşı sırasında ilk çocuğu İzzet’i Malatya’da kaybettiğini aylarca cephedeki eşinden sakladı. Kurtuluş Savaşı’nı Malatya, Konya ve İzmir’de yaşayan Mevhibe Hanım, 24 Temmuz 1923’te Lozan’da imzalanan Barış Antlaşması imza töreninde yeni kurulacak Türkiye devletinin ilk örnek kadını olarak yer aldığında, 26 yaşındaydı. Mevhibe Hanım, savaşla geçen dokuz yılın ardından, Cumhuriyet’in ilk başbakan eşi olarak 1925 yılında Ankara’ya geldi ve Çankaya’da Pembe Köşk diye adlandırılan eve yerleşti. İzmir’de doğan oğlu Ömer’den sonra, 1926’da Erdal ve 1930’da Özden burada dünyaya geldiler. 1938’e kadar başbakan ve 1938-1950 arası cumhurbaşkanı eşi olarak toplum önünde sürekli ‘en önemli kadın’ görevini üstlenen Mevhibe İnönü, gösterişten uzak sade kişiliği, zarafeti ve iyi kalbiyle Türk halkının gönlüne yerleşti. Türkiye Yardım Sevenler Derneği ve Türk Kadınlar Birliği gibi sosyal amaçlı kuruluşlarda kurucu olarak çalışan Mevhibe Hanım, gelenek, görenek ve inancına bağlılığını sürdüren çağdaş bir Cumhuriyet hanımefendisi olarak tanındı. Başkentin sürücü ehliyetine sahip ilk kadınlarından oldu, iyi bir biniciydi, kar kayağı yaptı, uçak bile kullandı! Kaç-göç alışkanlığıyla yetişen dönemin kadınları için, toplumda eşi ile el ele yer alan bir rol model, önder oldu. Hayatı boyunca siyaset ve devlet işlerine karışmaktan özenle kaçınan Mevhibe Hanım, kendisine büyük bir aşkla bağlı olan İsmet İnönü ile 57 yıllık mutlu bir evlilik yaşadı, sevgi dolu bir anne ve sevimli bir büyükanne olarak 1992 yılında vefat ettiğinde arkasında unutulmayacak bir isim, pek çok anı, belge, mektup ve titizlikle sakladığı özel eşyalarını bıraktı. Bunların arasında yıllarca Türk kadınının şıklığını yansıtmış giysileri önemli bir yer tutuyordu.

Piri Reis’i dünyaya tanıttı: Afet İnan

1925 yılında Bursa Kız Öğretmen Okulu’nu bitiren Afet İnan, İzmir’de öğretmenlerin verdiği bir çay ziyafetinde Mustafa Kemal ile tanışmış ve onun desteği ile önce dil eğitimi daha sonra ise üniversite ve doktora çalışması için Lozan’a gitmiştir. Yabancı ders kitaplarında gördüğü Türk milletine ilişkin doğru olmayan bilgiler onu Türk uygarlığı konusunda çalışmaya yönlendirmiştir. Gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışında Türk tarihine dair yanlışları düzeltmek, eksiklikleri gidermek ve sahip olunan değerleri ortaya çıkarmak için Mustafa Kemal Atatürk ile görüş alışverişinde bulunarak çok sayıda çalışma yapmış, Cenevre’de verdiği konferanslaPiri Reis’in dünyaya tanıtılması konusunda önemli bir adım atmıştır. Atatürk’ün özellikle tarih ve dil çalışmalarında yanında bulunmuş ve Türk Tarih Kurumu’nun oluşturulmasında kurucu üye olarak görev aldığı gibi, bu kurumun çalışmalarının vazgeçilmez bir ismi olarak Türk milletinin dünyadaki yeri konusundaki algıyı bilimsel verilerle değiştirme hedefini sürekli olarak muhafaza etmiştir. Yazdığı eserlerle sadece Türk tarihine ve uygarlığına katkıda bulunmamış aynı zamanda Cumhuriyet’in kültür alanına ilişkin adımlarının, bu konuda çalışma yapan kişilerin ve bu çalışmaların başında bulunan Mustafa Kemal’in de daha iyi kavranmasına yardımcı olmuştur. Toplumun eşit bireyleri olan kadınların siyasi haklarının verilmesi konusunda başlamış olan çalışmaların hızlandırılmasını sağlamış olan Afet İnan, bu mücadelesi ve başarısı nedeniyle Cumhuriyet kadınları için ayrı bir öneme sahiptir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Atatürk’ten Mektuplar, Atatürk ve Kadın Haklarının Kazanılması, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, İzmir İktisat Kongresi ve Mustafa Kemal’in kendisine dikte ettirdiği Medeni Bilgiler kitabı başta olmak üzere Türkçe ve yabancı dillerde çok sayıda eser vermiştir. 8 Haziran 1985 tarihinde kaybettiğimiz Afet İnan, Atatürk ve dönemin düşünce hayatı konusunda temel başvuru kaynaklarından birisidir.

8 bin saat uçan kadın: Sabiha Gökçen

Sabiha Gökçen (1913-2001) dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu. Dünyanın ilk kadın savaş pilotu olarak tarihe geçen Sabiha Gökçen, aynı zamanda Atatürk’ün manevi kızlarından biri. Bir Bursa ziyareti sırasında Atatürk tarafından 12 yaşında evlat edinildi, Üsküdar Kız Lisesi’ni bitirdi. Ardından Türk Hava Kurumu’nun Havacılık Okulu’na girdi. Yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne bağlı Kırım’a giden Gökçen, geri dönüşte Eskişehir Hava Okulu’na girdi. 1934’teki Soyadı Kanunu’yla birlikte Atatürk tarafından kendisine ‘Gökçen’ soyadı verildi. Av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı. 32 muharebe uçuşuyla birlikte toplam 8 bin saat civarında uçuş gerçekleştiren Gökçen, Cumhuriyet’in en tartışmalı askeri operasyonları arasında gösterilen ‘Dersim Harekâtı’na da katıldı. 1938’de yaptığı Balkan turuyla adını Avrupa’ya duyurmaya başladı. Gökçen, 1940 yılında Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi. Son uçuşunu, tam 83 yaşında 1996 yılında gerçekleştirdi. Fransız pilot Daniel Acton ile bir Falcon 2000 uçağı kullanan Gökçen 2001 yılında yaşamını yitirdi.

‘Ben korku nedir bilmedim’: Semiha Es

Kore’de 3 zor yıl… Semiha Es, bu yıllarda haftada 5 gün hep cephede çalıştı. Derme çatma kulübelerde, tahta sıraların üzerine kıvrılarak bazen kıyafetlerini bile çıkarmadan uyudu. Ölü askerlerin cesetleriyle, her an patlamaya hazır cephane dolu kamyonlarda seyahat etti. Cepheden hastaneye yaralı taşıdı… Ve çevresinde gördüğü her şeyi, vahşeti, şiddeti, masumiyeti, bitmek bilmez bir merakla fotoğrafladı. Bütün dünya görsün diye kayıt altına aldı. 1950-53 yıllarında, Kore Savaşı’nı Hürriyet okurlarına aktardı. Semiha Es, bir öncü kadın… O güne dek erkeklere ait olduğu varsayılmış bir alanda, savaş muhabirliğinde sivrilmiş, iz bırakmış bir kadın. Vietnam’dan Ruanda’ya boynunda fotoğraf makinesi, tüm tehlikeleri göze alarak seyahat etti, savaşın göbeğinden bildirdi. 2012’de 100 yaşında vefat etmeden önce verdiği röportajlardan birinde “50 yıl boyunca elimde fotoğraf makinemin olmadığı bir anım olmadı” diyordu. 1912 doğumlu Es, çocukluğundan beri fotoğrafa meraklıydı. Gazeteci Hikmet Feridun Es’le evlenmesinin ardından beraber seyahat etmeye, haber yapmaya başladılar. Biri yazıyor, diğeri fotoğraf çekiyordu. Semiha Es’in kadrajına Hollywood ünlüleri de girdi, Afrika kabileleri de… En unutulmaz karelerini savaş alanlarından geçti. “Ben korku nedir bilmedim ama savaş çok korkunç” diyen Es, hayatının sonuna kadar etrafına araştırarak bakmayı sürdürdü. Son yıllarında yatağını pencere önüne kurdurması şüphesiz bundan.

Görkemli bir gerçek: Mualla Eyuboğlu

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının ilginç bir temsilcisidir. Trabzonlu Eyuboğlu ailesinin tek kızları; ressam Bedri Rahmi ile şair Sabahattin Eyuboğlu’nun kızkardeşleridir. Kendisini onlarla tanımlamaktan gocunmaz, ünlü olmamayı önemsemezdi. Oysa Türkiye’nin ilk kadın mimarlarındandır. Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten sonra, ‘Köy Enstitüleri’ denilen eğitim seferberliğine katılmıştır. Bir Anadolu âşığıdır o. Gidilecek yere tren yoksa katır vardır mutlaka. Yün şalvarı ve postallarıyla yirmiden fazla Köy Enstitüsü’nün kuruluşunda çalışır. Zehirli sıtma yüzünden babasının zoruyla İstanbul’a dönünce akademiye asistan girer. Ama sıkılıp kaçar, hafriyat mimarı olarak Efes ve Yazılıkaya kazılarına katılır. Sonunda Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Raportörlüğü’ne getirilir: “Mardin’den Edirne’ye kadar bütün eski eserler kontrolüm altında. Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi, Süleymaniye Külliyesi, Emirgan Yalısı, ne varsa restore ettik işte. Rumeli hisarı ve Topkapı Sarayı Harem Dairesi’ni de tabii. Anlayacağın hep iş, hep iş…” Yaşamöyküsünü anlattığım ‘Hitit Güneşi’ adlı kitabımda böyle özetlemişti, ülkesinin kültür mirasına adanmış koca ömrünü. Tevazu Mualla Hanım’ın hakikatiydi. Ama görkemli bir gerçekliği de vardı. Galata’nın ünlü Doğan Apartmanı’nda Anadolu uygarlıklarının canlı müzesi bir dairede yaşardı. Ak saçlarını gümüş tarakla tutturur, Anadolu motifli uzun giysilerini akik ve firuze takılarla süslerdi. Kendine özgü bir Cumhuriyet kızıydı. Hem Atatürkçü bir idealist, hem de tasavvuf ehliydi. Hem geleneklerine bağlı hem de ‘haymatlos’ bir Almanla evlenecek kadar moderndi: “Bu evde Robert’le (Anhegger) mevlit okutur, kandillerde toplanırdık. Adımızı gericiye çıkardılar. Köy Enstitüleri’nin yıldönümlerini kutlardık. Komünist dediler. Her boyaya boyandık yani. Hepsine gülüp geçtik. Sabahattin Abimin dediği gibi, ‘bizden memleketi sevmek, gerisine boş vermek…”

Benzemez kimse ona: Müzeyyen Senar

Cumhuriyet’in divası. Benzersiz bir ses. Cumhuriyet’ten beş yıl önce doğdu, Mondros Antlaşması’nın imzalanmasından birkaç ay evvel. Klasik Türk Musikisi’nin birçok sembol ismi gibi Bursalıydı. Müzik eğitimine Anadolu Musiki Cemiyeti’nde başladı. Güçlü sesi, ustaların dikkatini çekti. Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar gibi klasik Türk muziği üstatlarından dersler aldı. Kısa sürede şöhret oldu. Öyle ki Mustafa Kemal bile onu sahnede dinledi. ‘Türk sanat müziği’ denince akla gelen ilk isimlerden biri oldu hep. Hem taşplak hem kaset hem CD döneminde albümler yaptı. Bu özelliğiyle de benzersizdi. Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar’ kitabının yazarı Radi Dikici, onu şu sözlerle anlatıyor: “Tılsımını adının harflerinde taşıyan bir imge… Dudaklarının arasından dökülen tek notayla milyonların yüreğini titreten eşsiz bir ses… Gözlerinin ışığıyla bulunduğu ortamın aurasını değiştiren bir eda… Seslerin ve ezgilerin büyüleyici dünyasına adanmış bir yaşamın öznesi… Sözcüklere sığmaz bir kadın… İhtişamlı bir geleneğin klasiklerinden, günümüzün gönül okşayan fantezilerine uzanan musikimizin doruktaki değerlerini en özgün ve özenli biçimiyle geniş halk kitlelerine benimseten yüksek icranın eşsiz bir örneği…”

O ses gerçekten Türkiye: Safiye Ayla

Safiye Ayla (1907-1998) pek çok sanatçı için bir ‘ölçüt’ oldu. Türkiye iki sesle özetlenecek olsa, biri Zeki Müren’dir diğeri ise Safiye Ayla. Kendinden sonra gelen her ses için bir ölçüt oldu, “Bir Safiye Ayla değil ya” dendi mi başlar yere eğildi. Oysa o hayata şanssız başlamıştı. Babası henüz o doğmadan, annesi ise üç yaşındayken öldü. Çağlayan Darüleytamı’nda büyüdü, ardından Bursa Muallim Mektebi’nde okudu. İstanbul’a ilkokul öğretmeni olarak döndüğünde Eyyubi Mustafa Sunar’dan müzik dersleri aldı. Öğretmenlik geride kalmıştı artık, o billur ses gazinoların yankılanmaya başladı. Pürüzsüz sesi, iyi diksiyonuyla ‘farklı’ydı. Popüler şarkıları da söylerdi klasik Türk müziğinden örnekler de. ‘Çile Bülbülüm’e başladı mı nefesler tutulurdu. Atatürk’ün onu dinlemekten ne kadar zevk aldığına dair hikâyeler hepimizin malumu. Sesi Çankaya’da çok kez yankılandı. Açılışından itibaren İstanbul Radyosu’nda sayısız konser verdi, beş yüzden fazla plak doldurdu

CUMHURİYETİN KADIN SESİ : LEYLA GENCER

Leyla Gencer’i ilk kez Dram Tiyatrosu’da sahnelenen Tosca’da dinledim.Bilet alabilmek için uzun bir kuyrukta beklemiştim. O günden sonra, nereye gitsem onun plaklarını arayıp buldum, o zamanlar CD yoktu, uzunçalarların hepsi korsan kayıtlardı. Bir Türk sopranosunun sesine hayran olduktan yıllar sonra kendisiyle tanıştım, uzun görüşmelerimiz oldu.Dinlediğim plaklar, hakkındaki yazılar, onun opera dünyasındaki uluslararası ününü göstermişti. Gencer’in hayatı kendini adamışlıkla ve mücadele ile geçti. Ankara’da söylenen aryalar bütün dünyada yankılandı. Birçok unutulmuş operayı, sesiyle dünyaya hatırlattı. İtalyan ve dünya operasının birçok adlarını artık herkes bir Türk sopranosunun sesinden dinleyip öğreniyordu. İstanbul’a gelmeye başladığı yıllarda, onu ziyaret etmekten, yalnız müziğinden dolayı değil kişiliğine duyduğum hayranlık dolayısıyla da özel keyif alırdım. Operanın mabedi olan La Scala’da önce sanatçı, sonra öğretmen olarak büyük hizmetler verdi. İtalya’ya gittiğimde, birçok genç İtalyan soprano, kendilerini Leyla Gencer’in dinlemesi için benim aracılık etmemi, eski deyişle tavassutumu isterlerdi, onu telefonla arardım, o da büyük bir alçakgönüllülükle onlara randevu verir, ilk fırsatta dinlerdi. Türkiye’yi hele İstanbul’u unutmadı, özlem duyduğu memleketini her yerde temsil etti. Daha ilk yıllardan itibaren yabancı devlet adamları geldiğinde, onlara konserler verdi, böyle bir sesin sahibinin Türk olduğunu ispatladı. Övgüleri, kutlamaları hem kendi hem ülkesi adına kabul etti. Atatürk çoksesli müziği ve operayı yerleştirmeyi, rejimin ana ilkelerinden biri olarak kabul etmişti. İşte bu dileği gerçekleştiren kadınların başında geliyor Leyla Gencer, öldükten sonra külleri Boğaz’ın sularına savruldu. Leyla Gencer (1928-2008), bir İtalyan pasaportu da taşımasına rağmen hiçbir zaman kullanmadı.

Özsoy Operası’nın Ayşim’i: Semiha Berksoy

Semiha Berksoy, Türk sahne hayatının ilklerinde olmuş bir sanatçımız. Henüz çok gençken Güzel Sanatlar Akademisi’nde Namık İsmail Atölyesi’nde resme başladı, bunun yanısıra Darülbedayi Tiyatro Okulu’nda oyunculuk ve İstanbul Belediye Konservatuarı’nda Nimet Vahit Hanım’ın yanında şan eğitimini yürüttü. Buradan anladığımız 18 yaşında bir Türk kızının kendi yeteneklerini ciddi bir eğitimle şekillendirmek istemesidir… Berksoy hayatı boyunca bu üç sanat dalını bünyesinde olgunlaştırdı ve ölümünden yıllar önce dünyanın en önemli sanat merkezlerinde kabul gördü. İlk sesli Türk filminden sonra 1934’de Atatürk’ün emriyle sahnelenen ilk opera temsilimiz olan Özsoy Operası’nda Ayşim rolünde sahneye çıktı ve ilk opera sanatçımız olarak TBMM’den ödül aldı. 40 yıl boyunca Ankara Devlet Operası’nda görev yaptı. Yurt içi ve yurt dışında verdiği konserler ve oynadığı operalarla büyük övgüler kazandı. Resim sanatımızdaysa kavramsal ressam olarak da tüm dünyada tanındı. Resimleri yurt içi ve yurt dışında birçok sergi ve müzeye davet edildi ve onlarla sergiler düzenlendi.

Manş’ı geçen ilk Türk kadını: Nesrin Olgun

“Maşallah! Ne de güzel sigara içiyorsun! Sen böyle mi yüzücü olacaksın? Yok kızım yok. Sen yüzücü olamazsın. Tamam. Artık yarın havuza gelme!” Bir insan bu sözü duyunca hırs yapıp “Öyle mi! Ben de Manş’ı geçeceğim” der mi? Söz konusu Nesrin Olgun ise der. Zaten demiş de. Üstelik sözünde de durmuş.  Nesrin Olgun, Türkiye’nin Manş’ı yüzerek geçen ilk kadın sporcusu. Liseyi bitirdiği yıl kendisini havuz başında sigara içerken gören Adana Beden Terbiyesi Müdürü Tuncay Şenyüz’ün sözleri hayatını değiştirmiş. Sene 1975. Soluğu antrenör Kutsal Özülkü’nün yanında alıyor. “Ben Manş’ı geçeceğim, antrenörüm olur musunuz?” Cevap kati: “Yarın gel. 10 kilometre aralıksız yüzebilirsen çalıştırırım seni”. Ertesi sabah havuzda açıyor gözlerini. 1,2,3… 5’inci kilometrede kolları ağrıyor, ayaklarına kramp giriyor. Antrenmansız. Zorla da olsa tamamlıyor 10 kilometreyi. Tam beş saatte. Kutsal Özülkü’yü hocalığa ikna ediyor. Dört yıl boyunca çalışıyor. Her gün saatlerce antrenman, binlerce kulaç. Sonunda “Tamam” diyorlar, İngiltere’ye gitmeye karar veriyorlar. Ama para yok. Kendi harçlığı, annesinin emekli maaşı, Adana Demirspor Başkanı’ndan 500 dolar, Manş’ı geçen Erdal Acet’ten 100 dolar. 17 ülkeden gelen diğer yüzücülerin aksine otelde kalamıyorlar. Kendi yemeklerini yapmak zorundalar.  Manş’taki ilk antrenmanında ilk şoku yaşıyor genç Nesrin: Su buz gibi… Adana’nın sıcağına alışan bir sporcu için feci bir haber bu. 34 kilometre yüzecek. 27 Ağustos 1979 gecesi macera başlıyor. Suya atlıyor… “Karanlıklar içinde dalgalanan Manş’a dalmış düşünüyorum. Havanın soğukluğundan mı, heyecandan mı iliklerime kadar ürperiyorum. Sular dalgaların hışırtısı ile kulaklarım zonkluyor. Dalgalar köpüre köpüre karanlıklara doğru uzayıp gidiyor…” 10 saat sonra muazzam bir akıntı başlıyor. Hem de bitime 3-4 mil kalmışken. O mesafe tam altı saat sürüyor. Toplam 15 saat 47 dakika… Nesrin başarıyor. “Kıyıya çıkıp yaklaşık 10 metre yürüdükten sonra toprağa uzandım. O ıslak, o buz gibi toprağın bana ne denli sıcak geldiğini anlatamam. Bir devi yenmiştim…”

Dünün harika çocuğu bugünün büyük sanatçısı: İdil Biret

İsmet İnönü’nün yanında oturuyor, küçük bir çocuk. Müziğin sadece bir icra işi, mekaniği değil, bir kültür verisi olduğunun bilincinde bir sanatçı. Doldurduğu bütün CD’ler, o bestecinin referans kayıtları. Çünkü onu sadece notadan çalmıyor, bütün dünyasını, ülkesini bu icraya katıyor, daha doğrusu bu icra onu yansıtıyor. Çok sesli müziğin, yabancı ülkelerin ve Türkiye’deki büyük şehirlerin salonlarında çalınmasının yeterli olmadığını bilen, bu gerekçeyle de Türkiye’de birçok yerde konser veren, Cumhuriyet kadınlarının misyonerlerinden İdil Biret. İzmir’de bir özel müzik evinde armonyum çalıyor. Bazı besteciler bazı icracılarla anılır, işte Chopin adı da İdil Biret’le özdeşleşiyor. Ödüllerle, Chopin’in ülkesi onu onurlandırıyor. Cumhuriyet’in büyük müzik reformunun, bir inanç meselesi olduğunu ve bu inancın tuşlara yansımasını gençlere öğretiyor. O, Cumhuriyet kadınlarının inançlı bir temsilcisidir. Çünkü zirveye çıkışında bu rejimin rolünü hiçbir zaman unutmuyor, unutturmuyor da. İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker, dört buçuk yaşında evlerinde piyano çalan İdil Biret’i unutmuyor. Eğitimcinin çok yönlü özelliğini şöyle tanımlıyor: “Eğitimci benim görüşüme göre, yalnız öğrettiği konu değil, genel kültürden âdâbı muaşerete kadar her konuda öğrencisini eğitir, geliştirir.” Brahms’ı, onun kayıtlarının tekrar tekrar hepsini dinledim. Ama salt bu gerekçeyle onu Cumhuriyet kadını olarak övmüyorum, o felsefeyi özümsediği ve bunu müziğe uyguladığı için övüyorum.

Kiralık kemanla parlayan yıldız: Suna Kan

Suna Kan kendisi ve İdil Biret için özel olarak çıkarılan Harika Çocuklar Yasası’yla Fransa’da müzik eğitimi alırken pek de iyi bir kemanı yoktu. Talebe müfettişinin onun için kiraladığı kemanla çalışıyordu sınavlara, sonra da iade ediyordu. Bir gün müfettiş elinde 1752 yapımı bir kemanla geldi. İstanbul’dan bir hanım onun kiralık kemanla çalıştığını duymuş, talebe müfettişine Suna Kan’a layık bir keman alması için yüklüce bir para yollamıştı. Tek bir şartla: İsmi gizli kalacaktı. 60 yıldır o keman Suna Kan’ın yanında. Bu hikâye, Suna Kan’ın Türkiye için ne ifade ettiğini anlatıyor. ‘Harika çocuk’ olarak ondan beklenenleri… O, beklentileri boşa çıkarmadı; keman çalmaya 5 yaşında başlayan, ilk konserini 9 yaşında veren çocuk, hayatına harika bir keman virtüözü olarak devam etti. Her ne kadar kulağı ülkenin geçmişine ait seslere kapalı olsa da, geleceğe doğru yürüyüşünden hiç vazgeçmedi. Cumhuriyet bestecilerinin eserlerini dünyaya tanıtmak için büyük çaba gösterdi. Zubin Mehta gibi şeflerle, Yehudi Menuhin gibi solistlerle aynı sahneyi paylaşırken Cumhuriyet’in bayrağını taşır gibiydi. O, hep bu ülkenin Batı’ya dönük yüzüydü. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini bütün bir yaşamına oya gibi işlemişti, bundan hiç vazgeçmedi.

Zamanının ötesinde: Muazzez İlmiye Çığ

Her devre ayak uyduranlardan değil, her devri hissedenlerden. Sıkı Cumhuriyetçi. Cumhuriyet ilkelerine karşı söz edenlere sözünü sakınmayanlardan. Annesi terziydi, ‘Şapka Devrimi’ ardından şapka siparişi yetiştiremiyordu. Şapkaya düşkünlüğü ondan! Kendisine ‘Sümer Kraliçesi’ denmesinden çok hoşlanıyor. Eylemci, yolları yürümekle aşındıranlardan, hem Gezi’ci hem 8 Mart’çı hem 29 Ekim’ci hem 10 Kasım’cı.. 7’sinde de 70’inde de 100’ünde de hep gülümseyenlerden. Hayata da ‘gülümser’ bakanlardan. “Bir tek Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları üzebilir beni; onlara da artık aldırmıyorum. Sözlerimle saldırıyorum!” diyor. Doktora dahi yapmışlığı yok ancak bir profesör kadar konusuna hâkim. Sümer tabletlerini bir yemek tarifi yapar gibi deşifre edebiliyor. Bu arada 15’inden beri yemek yapıyor, ki hâlâ mutfağa giriyor. Belleği çok kuvvetli, yüzyıl boyunca yaşadıklarını dün gibi hatırlıyor. Uykusuna düşkün. “Uyku ömrümü uzattı, tembellik bilmedim ben, bir de aç kalkarım sofradan” der hep uzun ömrün nedenlerini soranlara! Sigaraya, tatlıya, kahveye, çaya hiç düşkün değil, tiryakileri hem hoca hem abla gibi azarlar! Makyajı 20’sinde yapmaya başladı 100 yaşında yine makyajdan, aksesuardan şaşmıyor. Adını da kızlık soyadını da kocasından aldığı soyadı da çok seviyor.

Yani ‘ilmi’ de seviyor, konulara bir ‘çığ’ gibi hâkim olmayı da, ‘aziz’leri de.. Teşekkürler Muazzez İlmiye Çığ… Hayata kattıkların için, kanat gerdiklerin için…

 

Anadolu’nun dilini çözdü:Halet Çambel

Halet Çambel (1916-2014), Hitit hiyerogliflerinin çözülmesinde eşsiz bir katkı sundu.

Anne babasının ona baktıklarında ‘günleri sayılıymış’ gibi üzüldükleri bir çocuktu. Daha el kadarken tifüse, hepatite göğüs gerdi. Osmanlı’nın Berlin Büyükelçisi İbrahim Hakkı Paşa’nın torunu, Berlin’de doğup büyüyen Halet Çambel, şövalye romanlarına bayılıyordu. O cılız çocuk, hastalıkları yendi, özendiği şövalyelere benzemek için eskrim öğrendi ve dünya tarihine damgasını vurdu. Hem de iki ayrı alanda… İlk damganın adresi yine Berlin… 1920’lerin ortasında ailesiyle İstanbul’a yerleşen Halet, 1936 Olimpiyat Oyunları’na katılmak için Berlin’e dönecekti. Suat Fetgeri (Aşeni) ile beraber eskrimde Türkiye’yi temsil ederek, olimpiyat oyunlarındaki ilk Türk kadınları unvanını aldılar. Hitler’den ve kurduğu rejimden nefret eden Çambel, oyunlara bu yüzden biraz da ayağını sürüyerek gitmişti. Amerikalı siyah atlet Jesse Owens’ın aldığı madalyayı sindiremeyip stadyumu terk eden Hitler’le tanışma teklifiniyse kesin olarak reddetti: “Bize verdikleri Alman mihmandar sporcu kız, bizi Hitler’e takdim etmeyi önerdi. Biz de ‘Hitler rejimi olunca gelmezdik. Ancak hükümetimiz bizi gönderdiği için mecburen geldik’ dedik. Bu yüzden mihmandarımızın önerisini kabul etmedik.” Eskrim sevdasıydı ama meslek olarak arkeolojiyi seçti Çambel. İnsanlık tarihine katkısını da bu alanda sunacaktı. Paris Sorbonne Üniversitesi’ndeki eğitiminin ardından, Atatürk’ün emriyle başlatılan Hitit tarihi araştırmalarına katıldı. Çorum Hattuşaş’ta o güne dek gizli kalmış tabletlerin gün ışığına çıkmasını sağlayanlardan biriydi. Ama hayatını adadığı yer bir başka kazı alanıydı. Osmaniye Kadirli sınırları içerisinde kalan Karatepe’yi kazmaya başladıktan sonra, ömrünün son yıllarına dek oradan neredeyse hiç ayrılmadı. Hitit hiyerogliflerinin çözülmesinde eşsiz bir katkı sundu. Bir Anadolu’dan bahsediyorsak bugün, biraz da onu Halet Çambel sayesinde daha iyi tanıyabildiğimiz için…

 

Hep kraliçe kaldı: Keriman Halis

Yapı Kredi Selahattin Giz arşivinden. Büyükbüyükbabası şeyhülislam, büyükbabası paşa, babası başarılı bir tüccar… 1913 doğumlu Keriman Halis, Osmanlı İmparatorluğu’nun en avantajlı kesiminden, kaymak tabakasından geliyordu. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kraliçesi oldu. Daha sonra da dünyanın… Fransızca konuşan dadılarla büyümüş, kır gezintilerinde at binmiş, gösterişli balolara katılmış, Boğaz’daki evlerinde dönemin önemli sanatçılarını, düşünürlerini ağırlamıştı. 1929’dan itibaren Türkiye’de ilk defa güzellik yarışmalarını düzenleyen, Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi, onun, ihtiyatla karşılanan bu yarışmalar için bulunmaz bir rol modeli olacağını düşünüyordu. Genç kız ve babası Halis Bey’i ikna etmek için uzun süre çaba sarf eden gazeteci 1932’de emeline ulaştı. Keriman Halis, Pera Palas’ta düzenlenen yarışmaya girdi ve kazandı.  Yunus Nadi’nin tahminleri gerçekleşmişti. Genç kız o kadar popüler olmuştu ki, onu Belçika’daki dünya güzellik yarışmasına uğurlamak için 20 bin kişi toplandı. Keriman Halis’in, Müslüman bir genç olarak orada da zafere ulaşıp tacını giymesi uluslararası yankı uyandırdı.  Neredeyse tüm dünyayı dolaşıp davetlere katılan, Türkiye’yi temsil eden bu güzel ve entelektüel kadına, Soyadı Kanunu sırasında Atatürk, kraliçe anlamına gelen ‘Ece’ soyadını verecekti. Keriman Halis Ece, 2012’de aramızdan ayrılana kadar Türkiye’nin ecesi olarak kaldı.

 

Hem eğitim hem bilim savaşçısı: Türkân Saylan

Türkan Saylan (1935-2009) bir hekim olarak cüzama karşı çalışmalarıyla binlerce insanın hayatını değiştirdi. Profesör Doktor Türkân Saylan 74 yıllık ömrünün çok büyük kısmını hep, başkalarının iyiliği için koşuşturmakla geçirdi. İstanbul’da Kandilli Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi’nde tıp okudu. Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanı oldu. 1968’de İstanbul Tıp Fakültesi’nde dermatoloji dalında başasistanlığa başladı. 1971’den itibaren burs kazanarak gittiği İngiltere’de ve Fransa’da ileri eğitim gördü. İhtisas alanı, Türkiye’de cüzam diye anılan lepra hastalığıydı. O hastalığa karşı mücadelenin ön saflarında çalıştı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin yöneticisi oldu. Cüzamla Savaş Derneği’ni ve Vakfı’nı kurdu. Bir zamanlar çok yaygın olan lepra hastalığının sadece Türkiye’deki değil, dünyadaki gerilemesinde de Saylan’ın bu gayretlerinin önemli katkısı var. Bunun sonucu olarak 1986’da kendisine, Hindistan’da Uluslararası Gandhi Ödülü verildi. Türkân Saylan, mesleğindeki yoğun çalışmalarının yanında sosyal alandaki faaliyetlerini de hiç eksik etmedi. Kurucuları arasında yer aldığı ve uzun süre başkanlığını yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), onun o yoldaki gayretlerinin çok önemli bir örneğidir. Derneğin amacı, şöyle belirlenmişti: “Atatürk ilke ve devrimlerini korumak, geliştirmek, çağdaş eğitim yoluyla çağdaş insan ve çağdaş topluma ulaşmak…” Prof. Saylan ve arkadaşları o amaca yönelik olarak, okul çağındaki çocukların -özellikle de kız çocukların- öğrenim hakkını kullanabilmelerine katkı sağlamayı öncelikli hedef edinmişlerdi. O konuyla ilgili olan tüm kamusal ve özel kuruluşlar ve kişilerle işbirliği yapmaya çalışarak fonlar oluşturuyorlar, burslar veriyorlar, öğrenim için gerekli kitaplarını, araçlarını, gereçlerini sağlıyorlardı.

 

İlk kadın yönetmen: Cahide Sonku

Cumhuriyet yeniydi, sinema denen sanat da… Yeni rejim her konuda daha önceden bilmediği güzergâhlarda ilerlerken sinema denen yolculuğun duraklarına ‘İlk kadın yönetmen’ unvanıyla Cahide Sonku sayesinde uğradı. O aslında bir yıldızdı. Görüntüsü, varlığı, perdeye aksettirdiği onca imajla gönüllerde ve zihinlerde yer etmişti. Tiyatrodan sinemaya taze bir adım atan ve ilk dönem yapıtlarımızın çoğunda imzası olan Muhsin Ertuğrul onu adeta başköşeye oturtmuş, ‘Bataklı Kızın Damı Aysel’ ve ‘Şehvet Kurbanı’ gibi klasiklerde başrolü ona vermişti. O aslında bizim ‘Marlene Dietrich’imizdi… Yönetmenliği de denedi, sonuncusu ve en ünlüsü ‘Beklenen Şarkı’ olmak üzere geride 3 film bıraktı. Lakin hayat ona sonlara doğru baştaki gibi kredi tanımadı, kurduğu şirketin bir yangın sonucu (kimilerine göre kundaklama) kül olmasıyla iflas etti ve sonrasında sefalet dolu bir serüvenin parçasına dönüştü. Bu süreçte en yakın dostu alkol oldu. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), ihtişamlı geçmişini taçlandırmak adına 1979’da onu ödüle layık gördü. Ödül, Beyoğlu’nda bir meyhanede, Atillâ Dorsay tarafından kendisine verildi. 1981’de ise hayat sahnesinden çekildi…

‘İlk kadın yönetmenimiz’di ama asıl olarak ilk yıldızımızdı… Parladı, parladı, en üste ulaştı, sonra da kayıp gitti. Ardından onca güzel, bir o kadar trajik görüntüler bırakarak…

Türkiye’nin Adile Teyzesi: Adile Naşit

‘Hababam Sınıfı’nın elinde okul zili koridorlarda koşturan Hafize Ana’sı, ‘Gülen Gözler’de Münir Özkul’un tonton eşi Nezaket Hanım’ı, Neşeli Günler’in turşucu annesi, inatçı Saadet Hanım’ı, ‘Uykudan Önce’ isimli televizyon programının Adile Teyze’si Adile Naşit… 57 yıllık hayatına 80’in üzerinde sinema filmi sığdırdı. Onu her gördüğümüzde içimizde iyi olan ne varsa canlandı. Adile Teyze, en yakın akrabamızdan daha kıymetliydi gönlümüzde. Komikti, hem de çok. Tatlıydı, hem de çok. İyiydi, melekler gibi. Kahkahasını nerede duysak tanırız. Hele ki ‘Hababam Sınıfı’ ve ‘Tosun Paşa’daki dans sahnelerini, yüz yıl geçse unutmayız…

Asla korkmadı: Bahriye Üçok

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahriye Üçok, 6 yaşındayken Kur’an’ı hatmetmesiyle biliniyor, İslam dininin yanlış yorumlanmasına karşı çıkıyordu. İslam’da örtünmenin ve oruç tutmanın zorunlu olmadığını vurguladığı dönemde sık sık tehdit telefonları alıyordu. 6 Ekim 1990’da evine gönderilen bombalı paketle katledilmesinden sonraysa yazarlık yaptığı Cumhuriyet gazetesini telefonla arayarak İslami Hareket Örgütü adına konuştuğunu belirten bir kişi, Üçok’u tesettür konusundaki düşünceleri yüzünden cezalandırdıklarını söyledi. ‘İslam’dan Dönenler’, ‘Yalancı Peygamberler’ ve ‘İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar’ adlı üç kitabı yayımlanan Üçok, SHP Parti Meclisi Üyesi olduğu dönemde, SHP için bir laiklik raporu hazırlıyordu. Öncesinde 1971’de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjandan senatör seçilmiş, 1977’de CHP’ye katılmış, 1983’te Halkçı Parti’nin kurucu üyesi olmuştu. Aynı yılki seçimlerde Ordu milletvekili olarak Meclis’e giren Üçok, 1986’dan itibaren SHP üyesi oldu. Üçok, Cumhuriyet’teki ilk yazısında kadın haklarıyla ilgili en büyük devrimi İslamiyet’in getirdiğini fakat onu yanlış anlatan ve öğrenenlerin tutumlarından ötürü Müslüman kadının, kendi yuvasında yüzyıllar boyunca en doğal haklarını yitirmiş olarak yaşamak zorunda bırakıldığını anlatmıştı…

Anıları şaşırttı: Mina Urgan

Ailesinde herkes soyadını kendi seçmişti. O, içinde u harfi bulunan bir nesne adı istiyordu. Necip Fazıl ona “Urgan koy” dedi: “Anadolu’da ip anlamına gelen urgan, solculuğundan dolayı bir gün nasılsa asılacağın için sana ayrıca uygun…” Neyse ki öyle olmadı. Mina Urgan, 15 Haziran 2000 günü, 85 yaşında öldüğünde arkasında pek çok hayran bıraktı. İngiliz edebiyatı profesörüydü, İngiliz edebiyatının en önemli eserlerini literatürümüze kazandırdı. Thomas Malory, Shakespeare, William Golding, Graham Green… Politik yanı Türkiye İşçi Partisi’yle şekillendi, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kurucu üyeliğini yaptı. Kendi hayatını yazdığı kitapları çevirdiklerinden daha büyük yankı uyandırdı. Halbuki o bunu öngörememiş, “Benim gibi bir kocakarının anılarını kim merak eder ki?” demişti. ‘Bir Dinozorun Anıları’ ve ‘Bir Dinozorun Gezileri’ uzun süre bestseller listesinin en tepesindeydi. Nasıl olmazdı, o hayat nasıl okunmazdı ki? Örneğin siz Mustafa Kemal ile vals yaptınız mı? Büyükada’da sürgünde olan Troçki balık tutarken teknesine kadar yüzdünüz mü, Nâzım Hikmet’le görüştünüz mü, Sait Faik ile rakı içtiniz mi? Üniversitede Halide Edip’in asistanlığını yaptınız mı? Sabahattin Eyuboğlu’yla kitaplar çevirdiniz mi? Ahmet Haşim ile ne kadar yakın oldunuz?

İpek kadar asil, bakır kadar dayanıklı: Tomris Uyar

Onu anlatan bir addı sanki ‘İpek ve Bakır’. İpek kadar asil, bakır kadar dayanıklı… Bunun ardından gelen kitapları da onu anlattı: ‘Ödeşmeler’, ‘Dizboyu Papatyalar’, ‘Yürekte Bukağı’, ‘Yaz Düşleri Düş Kışları’… Kadınların dünyası ağırlıktaydı bu kitaplarda. Buruk ve kırgın anlar, toplumsal dönüşümler… Şiirsel dili, ‘kraliçesi’ olarak anıldığı İkinci Yeni’nin ruhunu taşıyordu.Ama yazmak onun için her şeyden önce yenilenmekti. Temel izlekleri her daim baskıya karşı çıkma ve ödeşmeydi ama teknik olarak yeni bir mecraya doğru akmalıydı öyküleri: “Kendimi tekrar etmek istemiyorum. O yüzden gittikçe güçleşiyor öykü yazmak.”Kendini ‘profesyonel bir yazar’ olarak tanımladı hep. Bir meslekti bu, duygusal yaklaşmaya gerek yoktu. “Yazmak/ yazı, yazarlıktan daha önemli”ydi. “Bunu yazmam neyi değiştirdi” sorusuna cevap vermeliydi öncelikle. Gönül çelmek ya da ‘iyi gelmek’ için yazmak gibi bir derdi hele hiç yoktu. “Yaşadığım ülkede ferahlatıcı yazılar yazılabileceğine inanmıyorum” diyordu, “Oyalayıcı bir şeyler yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.” Tomris Uyar’ın edebiyattaki tahtlarından biri öyküyse, diğerleri de gündökümleri ve çevirilerdi. Günlerini dökmeye 1975’te başladı, 20 yıl boyunca devam etti. Çeviri ise öyküden de gündökümlerinden de önce başlayan bir işti Tomris Uyar için. Gündökümlerinde çeviri süreçlerini bir bir yazdı. Başlı başına birer hikayeydi aslında bunlar. En çok kendisini rahatsız hissettiren metinleri çevirirken rahat ediyordu. Favorisi ise elbette Virgina Woolf’tu. Meydan okuma getiriyordu onu çevirmek. Gündökümlerinden birinde şöyle diyordu: “Bu toplumu haklı çıkarmadan ölmenin bir yolunu bulmalıyım diye düşünüyorum. Akciğer kanserinden ölsem ‘Çok sigara içiyordu’ diyecekler. Sirozdan ölsem ‘Çok içki içiyordu’ diyecekler. Araba çarpsa, herhalde ‘Hafif içkiliydi, şoför haklıdır’ diyecekler. Türkiye’de intihar da edilmez. İlaç ve içki şişelerinin kapakları açılmaz, su gelmeyebilir, havagazı gelmeyebilir, tren vaktinde gelmez, atamazsın kendini altına.” Ama olmadı. Toplum haklı çıktı; Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever’le aynı yaşlarda çekip gitti.

 

Entelektüel vicdan: Adalet Ağaoğlu

Türk edebiyatının yaşayan en önemli kadın yazarı bana sorarsanız Adalet Ağaoğlu’ndan başkası değildir. O tam bir Cumhuriyet kızı, önemli bir oyun yazarı, büyük bir romancı. İronisini asla terk etmeyen, toplumsal vicdanı güçlü bir entelektüel. Can Yücel’in ‘Sen Türkiye’nin en güzel kazasısın’ dediği kadın. Yazdığı oyunların isimleri, romanlarından cümleler birer deyime dönüşmüş, hem gündelik dilin içinde eriyip kültürün bir parçası olmuş hem de edebiyatta kendine ayrıcalıklı yer edinmiş bir yazar. Tiyatronun altın çağı yaşanırken, 1950’lerden itibaren yazmaya başladığı Evcilik Oyunu, Çatıdaki Çatlak, Çok Uzak Fazla Yakın gibi oyunlarıyla tiyatromuzun klasikleri arasında yerini aldı. 1973’te ilk romanı ‘Ölmeye Yatmak’ ile edebiyatımızda ikinci bir fırtına estirdi. ‘Bir Düğün Gecesi’nde ‘İntihar etmeyeceksek içelim bari” diyen Tezel ya da ‘ölmeye yatan’ Aysel edebiyatımızın en sevilen, ‘Fikrimin İnce Gülü’ndeki Bayram en tanınan karakterleri arasında yerini aldı. Türkiye’nin yarım asırlık karmaşası, siyasi ve toplumsal baskıları ve bütün bunların içinde cinselliğinden aile ilişkilerine, varoluş meselesine kadınlar onun yazdığı metinlerde ifadesini buldu. Adalet Ağaoğlu sadece yazdıklarıyla değil, söyledikleriyle ve duruşuyla da hep ‘entelektüel vicdan’ın simge isimlerinden birisi oldu. Hayatını edebiyata ve Cumhuriyet’e adamış Adalet Hanım, bu yıl 85’inci yaşını kutluyor. Delidolu o cesur genç kadını, yıllar içinde lafını esirgemeyen bir bilgeye dönüştüren edebiyatımızın kraliçesine nice yıllar dilekleriyle.

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.