DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kocaeli 21°C
Gök Gürültülü

SİYAH – BEYAZ

25.03.2018
590
A+
A-

SİYAH – BEYAZ

Siyah ve beyaz aslında bir renk değildir. Bir tanesine ak diğerine kara deriz. Renk dediğin gökkuşağında ne varsa odur. Yeşili, mavisi, sarısı, kırmızısı, kahverengisi. Siyah ve beyaz aynı zamanda bir duruşun ta kendisidir. Hani söyleriz ya; ak koyun, kara koyun geçitte belli olur diye. Hayatlar da böyledir. Siz her ne kadar hayaller başka, hayatlar başka deseniz de; onu yaratan yine sizlersiniz. Hani eğri ile doğru vardır. Bunları seçen ve seçecek olan da bizleriz. Kendinize neyi hedef koyduysanız, onun peşinden gidersiniz. Aslında ak bembeyaz bir sayfadır. Onu karaladığınızda tıpkı at izi ile it izinin karıştığı gibi, ak olana kara çalmış olursunuz. Çalmak deyince, bu yoğurda maya çalmak gibi değil, bir şeyleri çalmak. Mesela insanların hayallerini çalmak. Sürekli çıkarılan engellerle hayatı zorlaştırmak. Tıpkı gecenin zifiri karanlığı gibi. Hepimiz biliyoruz ki, tüm geceler gündüzlere gebedir. Pırıl pırıl bir sabah, beyazı yani ak olanı temsil eder. İnsanoğlunun akıl ve fikir denen iki önemli meziyeti neyin ak neyin kara olacağını bilir de, karar verme noktasında nefislen mücadele işin şeklini belirler. Bizler dünyaya gelirken, yaratılanların en şereflisi olarak hayata başladığımıza göre; denizleri kirletmenin, balıkları öldürmenin, gökyüzünü kara bulutlara çalıp, nefes almayı önlemenin, yani kendi kendimize hayatı zehir etmenin manası ne olabilir ki? Bir felsefe bir ülküdür insanoğlu, bir elinde dosya kağıdı diğer elinde kalem. Eğer yaz derlerse ne yazarsın onu düşün. Bak, ne diyor aklı selim düşünen değerli dostlar “Bir kuzu yüzlerce koyun arasında annesini nasıl buluyorsa, sen de iyilik yapmaktan başka bir şey düşünme. Bil ki, iyiliklerin de kötülüklerin de mutlaka bir karşılığı ve sonucu vardır.” İşte hayata böyle bakıp, güzel düşünenler mutlaka güzel görürler. Hal böyle olunca da kendileriyle birlikte etrafındaki insanlar da hayattan lezzet alırlar. Seksen bir milyon yurdum insanının yaşadığı bu güzel topraklarda yumrukları sıkmak yerine tokalaşmak, kavga etmek yerine kucaklaşmak, ak ve kara olandan hangisini seçtiğinizin resmidir. Hepimiz biliyoruz ki, her sabah dünya yeniden kurulur ve her sabah taze bir başlangıçtır. O halde bugün hayata o duygu ve düşüncelerle başlayın ki haftanız da kutlu ve mutlu olsun.

 

Akbaba ve Çaylak Hikayesi

Bir akbaba, çaylağın birine; “Uzağı görmekte benden üstün kuş yoktur.” dedi. Çaylak kuşu buna itiraz etti, “Söylemekle olmaz. Hele bir uç bakalım, ovanın etrafında ne görüyorsun, anlat!” Bunun üzerine akbaba, bir günlük yol tutan yükseklikten aşağılara bakarak gururla söylendi; “İnanır mısın, ovanın tam ortasında gövermiş bir buğday tanesi görüyorum.”

Çaylak kuşu, bu işe şaşırdı kaldı. Dayanamadı, o da havalanıp yukarıdan aşağı doğru birlikte süzülmeye başladı. Akbaba tam tanenin yanına gelmişti ki, ayağı ipten tuzağa yakalandı. Boşuna debelenmeye başladı. Zavallı akbaba, taneyi yemek düşüncesiyle inerken, ayaklarına takılan kementi fark etmedi.

Her sedef nasıl inci tutamazsa, her nişancı da daima hedefini vuramaz. Neyse çaylak kuşu, debelenen akbabayı görünce öğüt verici bir dille konuştu; “Yahu sen, düşmanının tuzağını fark edemedikten sonra taneyi görmüşsün, ne fayda!” Ne yapsın akbaba. Boynu kemendin içinde başlamış yakınmaya; “Kaderden kim kaçabilmiş ki, ben de kaçayım!”

Ecel, akbabanın canına kastedince; kaza, keskin gözlerine perde çeker. Kıyısı görünmeyen denizde, yüzücü boşu boşuna gururlansın dursun, ne fayda!

Sadi Şirazi

 

Altın Dolu Kundura

Fakir bir kadıncağız, bir beyin yanında hizmet eden fakir, kimsesiz bir erkek çocuğunu, soğuk bir kış gününde yalınayak yürürken gördü. Çocuğun bu hâline çok üzülüp, eskimiş bir çift kundurayı çocuğa verdi.

Çocuğun adı Yusuf’tu. Zamanla yokluklara rağmen okudu ve İstanbul’a geldi. Dürüstlük ve çalışkanlığı ile âmirlerine kendisini sevdirdi. Saraya kabul olundu.

Zaman geldi Osmanlı Devleti’nin Kaptan-ı Deryâ’sı oldu. Yâni Deniz Kuvvetleri Komutanı. Bu Kaptan-ı Derya, Hanya fâtihi Silahdâr Yusuf Paşadır.

Bu iyiliği hiç unutmadı. Bir gün ona, içi altın dolu bir çift kundura gönderdi. Bir pusulaya da şunları yazdı: “Anacığım, buzdan donmuş ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin o fakir çocuk, sana borcunu ödemeye çalışıyor. Lütfen hakkını helâl et! Duâ et!

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.