DOLAR 7,9975
EURO 9,5290
ALTIN 464,84
BIST 1.321
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kocaeli 16°C
Hafif Yağmur

SON VAGON

27.10.2020
993
A+
A-

SON VAGON

Büyümek, küçükken hepimizin en çok istediği şey değil miydi? Bir an önce büyüyüp özgürlüğümüzü elimize alacağımızı zannetmek ve bu nedenle hemen büyük olmayı düşlemek en güzel hayallerimizdi.

“Ben ne zaman büyük olurum?” diye sorar, “Büyüyünce şunu şunu yapacağım.” der, o günün ne zaman geleceğine akıl erdiremezdik.

Nedense büyüme isteği her çocukta vardı. Büyüklere özenip giysilerini kullanmak, onlar gibi süslenip, onlar gibi davranmayı sevdik.

Bir süre sonra ergen olduğumuzu öğrenip,  sonrasında çocuk olmakla ergen olmak arasında sıkışıp kalırdık. Bazen çocuktuk; bazen büyümüştük.

 “Sen daha çocuksun.” ya da “Aaaa! Ne kadar ayıp sen kocaman adam oldun.” diyenlerin sesi hala kulaklarımızdadır.

Çoğu zaman “adam oldun” dediklerinde kendimizi gerçekten adam olmuş sanırdık.  Her şeyi kendimiz yapmak ister, her şeye gücümüzün yeteceğini zannederdik.

Gücümüzün yettiği şeylerde vardı elbette ama yine de onların desteği olmadan olmazdı.

Elimizden tutmasalar da hep yanımızdaydılar ya da son vagonda bizimleydiler. Ta ki kendi ayaklarımızın üzerinde durana kadar, kendimizi yönetmeyi öğrendiğimiz güne kadar.

 Annelerimiz ve babalarımız, her daim bizleri düşünen iki yüce insan. Gözlerimizin içine bakan, kaşlarımızın eğildiğini gördüklerinde telaşlanan iki kutsal varlık.

Bugün kendimizi yönetmeyi başarabiliyorsak, kendimiz uçmayı öğrendiysek, işte sırtımızı dayadığımız bu iki yüce çınarın sayesindedir.

Uçmak deyince Rıchard Bach’ın kitabı Martı Jonathan Livingston’u aklıma geldi. Okuyanlarınız vardır ama ben yine de tavsiye ederim, her evde bulunması gereken bir kitap. Ayrıca her çocuğun da okuması gereken muhteşem bir eser, az sayfalı ama etkileyici. Kim bilir belki sizde benim gibi bir kere daha okumak isteyeceksiniz. Bir kaç satırını paylaşmak isterim.

“Artık yaşamak için bir denenimiz olmalı; öğrenmek,keşfetmek, özgür olmak gibi…………………………………………………………….

Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenlerde var yaşamak için.  Cehaletimizi kırabiliriz, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz.”………………………………………………

Yemekten, birbirimizle mücadele etmekten, sürüye gücümüzü kanıtlamaya  çalışmaktan başka yaşama nedenlerimiz olduğunu öğrenmek için kaç yaşamdan geçmek zorunda kaldık, bir fikrin var mı Jonathan?……………………………………….

Şimdi de aynı kural geçerli, tabii ki diğer dünyayı bir öncesinde öğrendiklerimizle kurarız. Fakat hiçbir şey öğrenilmemişse sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır. Aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar.   ………………….

Gözünle gördüklerine sakın inanma.  Görülenlerin hepsi sınırlıdır.Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış. O zaman uçmanın anlamını daha iyi anlayacaksın. ………………………………………………………………………………”

  İçimden her satırını aktarmak geldi, kendimi zor tuttum. Okuyunca çoğunuz bana hak vereceksiniz.

Yaşamak için hepimizin bir nedeni olduğu gibi hepimizin de bir hikâyesi var. Bu hikâyeyi yazarken de yol gösteren kahramanlarımız var elbette.

Sizlere de yol gösterenler olsun ve son vagonda bekleyenleriniz de …..

Hatta son vagonda bekleyebilmeniz dileğiyle sevgiyle mutlu kalın. (aysuazak@hotmail.com)

Annesi ve babası, her yıl oğullarını, yazın büyükannesinin yanına gönderirken trende ona eşlik edip bir sonraki gün aynı trenle eve dönerlerdi.

Biraz büyüdüğünde çocuk anne ve babasına dedi ki:

-Artık büyüdüm, bu yıl büyükannemin yanına tek başıma gitmeyi denesem, ne dersiniz?
Kısa bir tartışmadan sonra anne ve babası bu konuda fikir birliğine vardılar.

İstasyon platformunda ona el sallayıp uğurlarken ve vagonun penceresinden son tembihlerini yaparken çocuk aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti.     

-Evet , biliyorum, biliyorum, yüzlerce kez söylediniz…!
Tren kalkmak üzereydi ki babası: 

-Oğlum olur ya; kendini rahatsız ve yalnız hissedersen ya da korkarsan bu senin için.! dedi ve oğlunun cebine bir şey koydu.  

Ve çocuk artık tek başınaydı, etrafında yabancı insanlar birbirleriyle itişip kakışıyor, gülüyor, kompartımana girip çıkıyorlardı.

Kondüktör çocuğun biletine bakarken, yalnız yolculuk yaptığına dair bir yorum yaptı, birisi ona acır gibi baktı.  Onu işaret edip fısıldayanlar oldu.  

Çocuk birden, kendini çok huzursuz hissetti ve rahatsızlığı her bakışla daha da arttı.

Başını önüne eğdi, koltuğun köşesinde adeta büzüştü ve gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı.  

İşte o anda babasının cebine bir şey koyduğunu hatırladı. Titreyen elleriyle, el yordamıyla o küçük kâğıt parçasını buldu ve açtı. Kağıtta şunlar yazılıydı:

-Oğlum, biz son vagondayız.

Çocukların uçmasına izin vermeliyiz, onlara güvendiğimizi göstermeliyiz ama onlar hayatı göğüsleyene kadar da son vagonda olmalıyız.(alıntı)

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
17 Ekim 2018
27 Ağustos 2020
12 Temmuz 2016
17 Mayıs 2016
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.