TOPLUM NEREYE GİDİYOR
Her yeni gün, gazetelerde ve ekranlarda bir başka şiddet haberiyle uyanıyoruz. Daha dün, öğrencisi tarafından hayattan koparılan genç öğretmen Fatmanur Çelik'in haberi yüreklerimizi dağladı. Sınıfında çocuklara ışık olmak için çabalayan bir öğretmenin, bizzat eğitmekle yükümlü olduğu bir öğrenci tarafından öldürülebilmesi, sadece bir cinayet değil; aynı zamanda toplumun ruh haline tutulmuş acı bir ayna. Artık kimsenin güvenli alanı kalmadı; okul, hastane, sokak, ev… Şiddet, neredeyse hayatımızın olağan bir parçasıymış gibi gündelik dilimize, sohbetlerimize, haber akışımıza yerleşmiş durumda.
En vurucu olan ise, şiddete eğilimin ne kadar alt yaşlara indiği. Daha 17 yaşında bir gencin, öğretmenini öldürebilecek kadar gözü dönmüş olması, sadece bireysel bir öfke patlaması değil; derin bir toplumsal çürümenin işareti. Kimileri vardır, yaşı kaç olursa olsun bir tavuğu kesemez; cana kıymak, onun için aklının ucundan bile geçmez. Kimileri ise yaşından, eğitiminden, ailesinden bağımsız olarak, bir insanın canına kıymayı neredeyse sıradan bir seçenek gibi görebilir. İşte bu uçurum, bizi asıl korkutması gereken yerden yakalıyor: Vicdan ile vahşet arasındaki ince çizgi, giderek silikleşiyor.
Bugün hedefte öğretmenler var; dün ve önceki gün sağlık çalışanları vardı, ondan önce güvenlik güçleri, yarın belki bambaşka bir meslek grubu ya da sıradan bir vatandaş… Bir hekime, bir öğretmene, bir polise, bir komşuya, bir yabancıya… Fark etmiyor. En ufak tartışmada şiddete sarılan, sabırsız, tahammülsüz, öfkesini yönetemeyen bir toplum tablosu çıkıyor karşımıza. Bu tablo, sadece bireylerin değil, hepimizin ortak psikolojisinin, toplumsal ruh sağlığımızın iyi durumda olmadığını fısıldıyor. Tahammül eşiğimiz düştükçe, dilimiz sertleşiyor; dilimiz sertleştikçe, ellerimiz de sertleşiyor.
Yıllardır ekranlardan akan mafya dizileri, silahların gölgesinde çekilen sahneler, senaryo gereği işlenen "gösterişli" cinayetler, toplumda görmezden gelinen ama derin bir iz bırakan bir normalleşme yaratıyor. Her bölümde onlarca kez izlediğimiz vurulan, öldürülen, tehdit edilen karakterler; "intikam"ı, "hesap sormayı", "güçlü olmayı" şiddetle özdeşleştiriyor. Dizi bittiğinde sahne kapanıyor, ancak izleyenin zihninde şiddet olağan, hatta kimi zaman haklı bir davranış biçimi olarak kalabiliyor. Ekranda normalleşen, sokakta taklit ediliyor; senaryodaki kurşun, gerçek hayatta can alıyor.
Sonunda olan, yine hayata oluyor: Gencecik bir öğretmen toprağa giriyor, gencecik bir çocuk ise cezaevine… Bir yanda yarım kalmış hayaller, öbür yanda 17 yaşında "katil" damgasıyla yaşayacak bir ömür. Birinin hayatı elinden alınırken, diğerinin hayatı karanlığa mahkûm ediliyor. Bu tablo, sadece iki kişiyi değil, aileleri, arkadaşları, bütün toplumu yaralıyor. Asıl soruyu ise geride kalanlara bırakıyor: Nasıl bu kadar kötüleşebildik? Bir çocuğun kalbi, bir insanın canına kast edecek kadar nasıl karardı? Keşke bu soruları hiç sormak zorunda kalmasaydık. Dileriz bir gün, gazeteleri korkuyla değil, umutla açarız; hiçbir öğretmen, hiçbir sağlık çalışanı, hiçbir insan bir nefret anına kurban gitmez. Çünkü bir tek insanın dahi hayatı, hiçbir öfkenin, hiçbir gururun, hiçbir senaryonun bedeli olamaz.
Kalın sağlıcakla