16969,19%-0,28
43,85% 0,05
51,67% -0,08
7210,78% -2,28
11832,60% -0,40
Ramazan ayı, bereketiyle, paylaşmanın ve dayanışmanın ruhuyla her zaman gönüllerde ayrı bir yere sahip oldu. Özellikle de siyasi partilerin ve yöneticilerin vatandaşın kapısını çalıp iftara gitmesi, kağıt üzerinde bakıldığında takdir edilecek, insani ve samimi bir davranış gibi duruyor. Evde kaynayan bir tencerenin başında, aynı çorbaya kaşık sallamak, aynı duaya “amin” demek, toplumun birbirine kenetlendiği o özel anları hatırlatıyor. Ne var ki son yıllarda bu ziyaretlerin samimiyetinden çok, görüntüsünün konuşulduğu bir dönemden geçiyoruz.
Bugün birçok iftar programında, neredeyse bir dekor gibi kullanılan “yer sofraları” dikkat çekiyor. Oysa gerçek hayatta, herhangi bir eve çat kapı girsek, her gün kurulan geleneksel bir yer sofrası bulmak neredeyse imkânsız hale geldi. Belki birkaç evde, dede mirası bir sofra bezi hâlâ sandıktan çıkarılıyordur; ama bunlar da çoğu zaman günlük hayattan çok, hatıraların bir parçası. Hal böyleyken, iftar programlarında yere serilen sofralar, doğal hayatın bir parçasından ziyade, geçmişe özenen yapay bir sahne, bir tür görsel mesaj verme çabasına dönüşüyor.
Oysa iftarın kıymeti, sofranın yerden yüksekliğiyle ölçülmez. Masa başında ya da yer sofrasında olmak, paylaşmanın değerini değiştirmez. Samimiyet, masanın şekline değil, niyetin özüne bakar. Normal bir yemek masasında yapılan iftarın, yere serilen bir sofradan daha eksik ya da daha değersiz olduğunu düşünmek, geleneği şekle indirgemekten başka bir şey değil. Asıl mesele; vatandaşın sofrasına otururken, onun gerçek hayatına, derdine, cebine, mutfağına ne kadar dokunabildiğimiz. Gösteriş için yere oturmanın, samimiyet için masaya yaklaşmaktan daha faziletli olduğunu kim söyleyebilir?
Gölcük’te bu yıl ramazan sanki biraz daha sessiz. Sokaklarda eski ramazanların o hareketliliğini, çarşıdaki bereket telaşını, vitrinlere yansıyan canlılığı görmek zor. “Ramazan bereketiyle gelir” derdik; fakat ekonomik sıkıntı öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, bereketin sesi bile kısılmış gibi. Eskiden iftar öncesi dolup taşan fırın kuyrukları, bayram öncesi canlanan çarşılar, sahur vakti hâlâ ışıkları yanan pastaneler, lokantalar… Bugün ise daha temkinli adımlar, daha sessiz sokaklar, daha kısık alışverişler var.
Tüm bunların ortasında, yer sofrası mı, masa mı tartışmasından çok daha önemli bir gerçek duruyor: İnsanların sofrasına ne koyabildiği. Eğer sofrada tencere kaynamıyorsa, yerde kurulmuş gösterişli bir iftarın da, masada çekilen fotoğrafların da bir anlamı kalmıyor. Ramazan’ın ruhu; gösterişten uzak, vatandaşın gerçek hayatına dokunmakta saklı. İftar ziyaretleri, geleneksel sofraların bir dekor değil, samimiyetin yan ürünü olduğu zaman değerli.
Gölcük’ün sessiz sokaklarında belki davulun sesi az çıkıyor ama insanların içindeki sızı daha fazla duyuluyor. Asıl ihtiyaç duyulan ise, şekli tartışmak değil, bu sessizliğin sebeplerine çare aramak.
Kalın sağlıcakla
