Aylardır büyük bir heyecanla, belki biraz nefes aldıracak bir zam bekleyen emeklilere yapılan yüzde 12’lik artış, bırakın yüz güldürmeyi, adeta bir şok hissi yarattı. En düşük emekli maaşının 18.000 TL olduğu bir ülkede, bu parayla geçinmenin ne kadar zor olduğunu uzun uzun anlatmaya bile gerek yok. Zaten hayatın her alanında, her alışverişte, her fatura geldiğinde iliklerimize kadar hissediyoruz.
Emekli, aslında çok büyük şeyler istemiyor. Lüks hayat, ayrıcalık, özel imkanlar peşinde değil. Tek isteği, kimseye muhtaç olmadan, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşayabilmek. Ömrünün en verimli yıllarını çalışarak, üreterek, vergisini ödeyerek, primini yatırarak geçirmiş bir insan, bugün sadece “Hakkım olanı bana geri verin” diyor.
Düşünün; bir vatandaş 25–30 yıl boyunca devlete para ödüyor. Emekli olduğunda devlete şu güvenle başvurmuş oluyor:
“Ben devletime 25 sene boyunca prim ödedim. Bu parayı benim adıma biriktir, işlet. Ben çalışamaz hale geldiğimde, kimseye el açmadan, temel ihtiyaçlarımı karşılayabilecek düzeyde bana geri ver. Fazlasını değil, sadece hakkımı istiyorum.”
Fakat bugün gelinen noktada tablo çok farklı. Birçok emekli, aldığı maaşı eline geçirdiği gün, daha kirayı ödeyip markete bir kez gittiğinde cebinde kayda değer bir şey kalmadığını görüyor. Ev kirasının emekli maaşını geçtiği bir düzende, geçinmekten söz etmek bile neredeyse acı bir ironiye dönüşüyor.
Artık insanlar, “Ay sonunu nasıl getiririm?” hesabını bile yapamıyor; çünkü ayın ortasına varmadan maaş tükeniyor. Elektrik, su, doğalgaz, kira, mutfak masrafı, ilaç, ulaşım, torununa alacağı küçücük bir hediye bile emeklinin üstünde ağır bir yük haline gelmiş durumda. Emekli olmak, bir zamanlar huzurlu ve dingin bir hayatın başlangıcı olarak görülürdü; bugün ise çoğu için kaygının, sıkıntının ve çaresizliğin adı haline geldi.
En acı olan ise şu: Emekli, devletten aslında ekstra bir lütuf beklemiyor. Siyasetin ikram ettiği bir “iyilik” değil, alın terinin, yıllarca ödediği primin karşılığını istiyor. Yani bugünkü maaşını bir “yardım” gibi görmek zorunda bırakılmak istemiyor. Bu para onun hakkı. Primini yıllarca ödemiş bir vatandaş, emeklilik döneminde sadakaya muhtaç edilmemeli.
Enflasyon oranlarına göre yapılan zam açıklamaları da ayrı bir yara. Kâğıt üzerinde yazan oranlarla, pazarda, markette, manavda yaşanan gerçekler arasında uçurum var. TÜİK’in açıkladığı enflasyon verileri ne yazık ki toplumun geniş kesimleri tarafından inandırıcı bulunmuyor. Çünkü vatandaş, cebinden çıkan paraya bakıyor; fileye giren ürüne, aldığı ekmeğe, patatese, yağa, süte bakıyor. TÜİK’in rakamları ile mutfaktaki yangın birbirini tutmadığında, insanlar doğal olarak “Bu veriler bizim hayatımızı yansıtmıyor” demeye başlıyor.
Bir emekli markete girdiğinde, “Her geldiğimde etiketler değişmiş” diyorsa, doğalgaz faturasını eline aldığında “Ben bu ay ne yaptım da bu kadar geldi?” diye soruyorsa, kira konuşulurken “Bunun altından nasıl kalkacağım?” diye iç geçiriyorsa, orada açıklanan resmi enflasyon oranları ne kadar süslü olursa olsun, inandırıcılığını kaybediyor.
Enflasyonun gerçek yüzünü vatandaş sahada, sokakta, çarşıda, pazarda zaten birebir deneyimliyor. Bir kilo meyve alırken, bir ekmek alırken, toplu taşımaya binerken ya da bir ilacın fiyatını öğrenirken, her seferinde cebinden eksilen parayla hissediyor o enflasyonu. Hal böyleyken, kağıt üzerinde hesaplanan ve emeklinin hayatına dokunmayan oranlarla yapılan zamlar, sadece bir formalite olmaktan öteye geçmiyor.
Emekli, bu ülkenin yükünü yıllarca sırtlamış, vergi vermiş, üretmiş, çalışmış, ter dökmüş insanıdır. Bugün onlara insanca yaşayabilecekleri bir maaş vermek, bir lütuf değil, devletin en temel sorumluluğudur. Çünkü bir ülkenin emeklisine nasıl davrandığı, aslında o ülkenin adalet anlayışının, vicdanının, sosyal devlet olma iddiasının da bir göstergesidir.
Bugün emeklilerin sesi belki çok yükselmiyor, ama içlerinde büyük bir kırgınlık büyüyor. Sessiz bir çığlık gibi… Çünkü hak ettikleri değeri göremediklerini, yıllarca yaptıkları fedakârlığın karşılığını alamadıklarını düşünüyorlar. Bu sessiz çığlık duyulmadıkça, toplumsal güven de yavaş yavaş aşınıyor.
Oysa yapılması gereken çok net:
Emekli maaşları, gerçek enflasyona ve insanca yaşam standartlarına göre düzenlenmeli. Kira, gıda, sağlık, ulaşım gibi temel giderler dikkate alınarak, emeklinin başını yastığa koyduğunda “Yarın ne yapacağım?” kaygısıyla uykusuz kalmayacağı bir düzen kurulmalı. Emekli, geçmişin yükünü taşıyan değil, bugün saygı gören ve yarınına güvenle bakabilen bir insan olmalı.
Sonuçta emeklinin tek isteği, ömrünün son dönemini onuruyla, huzurla ve güvenle geçirebilmek. Bu da ancak, gerçekleri esas alan, vatandaşı kuru tabloların satır aralarına sıkıştırmayan bir yaklaşım ile mümkün. Emekliler, bu ülkenin dününü inşa edenler; onlara insanca bir bugün sunmak ise, bu ülkenin bugünkü yöneticilerinin ve toplumun ortak vicdan borcu.
Kalın sağlıcakla

