Dünya genelinde gıda enflasyonu gerilerken, ülkemizde gıda fiyatlarının tam tersine yükselişini sürdürmesi, sadece ekonomik bir veri değil, toplumsal bir alarmdır. Araştırmalara göre dünyadaki gıda enflasyonu yaklaşık %2,32 daha azalırken , ülkemizde ise %28,31 daha artmış . Yani dünyada fiyat artışları yavaşlarken bizde hâlâ katlanarak artıyor. Bu çelişkinin arkasında yalnızca rakamlarla açıklanamayacak, üretimden tüketime, lojistikten piyasa denetimine uzanan derin yapısal sorunlar yatıyor. Serbest piyasa adı altında “kim kime neyi kaça satarsa” mantığı, özellikle gıda gibi temel bir alanda vatandaşı korumasız bırakıyor.
Aynı ürünün farklı noktalarda bambaşka fiyatlarla satılması bunun en somut göstergesi. Örneğin, bir semtte domatesin kilosu 10 TL iken başka bir noktada 15 TL’ye satılabiliyor; benzer şekilde kalitesi aynı olan ıspanağın bir yerde kilosu 30 lirayken, başka bir yerde 37 liraya alıcı bulabiliyor. Buradaki rakamlar temsili de olsa, tablo gerçeği yansıtıyor: Fiyat oluşumunda sağlıklı bir denge, üretici-tüketici arasında adil bir köprü ve etkin bir piyasa denetimi bulunmuyor. Nakliye maliyetlerindeki artış, yakıt giderleri, aradaki komisyon zincirleri ve plansız şehirleşme, bu fiyat farklarının önemli nedenleri arasında. Ancak sorun yalnızca maliyet artışı değil; aynı zamanda fırsatçılık, denetim eksikliği ve tüketicinin alım gücünün zayıflığından kaynaklanan çaresizlik de bu tabloyu ağırlaştırıyor.
Gıda fiyatlarındaki yükseliş, sofradaki çeşitliliği ve miktarı doğrudan etkiliyor. İnsanlar artık kilo ile değil, tane ile alışveriş yapıyor; domatesi, biberi, elmayı sayarak alma dönemi çoktan başlamış durumda. Bu durum, yeterli ve dengeli beslenmeyi imkânsız hale getiriyor. Yeterince protein, karbonhidrat, vitamin ve mineral alamayan bireylerin bağışıklık sistemi zayıflıyor; kronik hastalıklara yatkınlık artıyor. Özellikle büyüme çağındaki çocuklar, bu beslenme yetersizliğinden en ağır bedeli ödeyen kesim. Boy-kilo gelişiminde gerileme, öğrenme kapasitesinde düşüş ve geleceğe taşınacak sağlık sorunları, aslında bugün yaşanan ekonomik tablonun yarınlara uzanan görünmez faturası olarak karşımıza çıkıyor.
Ocakta kaynayan tencere artık eskisi gibi dolu değil. İçinde hem malzeme eksik hem de o tencereyi kaynatacak enerji… Elektrik, doğalgaz, yakıt giderleri derken, yalnızca yemeğin içerisine konulan malzeme değil, onu pişirebilmenin maliyeti de aile bütçesini zorluyor. Birçok evde tencere sembolik olarak kaynıyor; içinde et yerine sadece suya lezzet versin diye birkaç sebze, bakliyatın en ucuzundan az bir miktar… Bu tablo, sadece mutfakla sınırlı kalmıyor; insanların ruh haline, aile içi huzura, toplumsal barışa kadar uzanan geniş bir alanda baskı yaratıyor. Çünkü açlık ya da sürekli yetinememe hali, insanın hem bedenini hem de zihnini tüketen bir süreç.
Tüm bunların üzerine, asgari ücret ve emekli maaşlarına yapılan zamların 2026 yılı itibarıyla geniş kesimleri tatmin etmemesi, sorunu daha da derinleştiriyor. Gelir artışları, gıda enflasyonunun ve genel yaşam maliyetlerinin gerisinde kalınca, insanlar her yıl biraz daha geriye gidiyor. Maaş bordrolarında görülen rakamsal artış, pazarda, markette, fırında bir anlamını yitiriyor. Sonuçta ortaya çıkan manzara şu: İnsanlar artık sadece geçinmeye çalışmıyor, adeta yaşama tutunma mücadelesi veriyor. Dünyada gıda fiyatları yavaşlarken bizim hâlâ yüksek enflasyonla boğuşuyor olmamız, yalnızca kötü bir tesadüf değil; yanlış politikaların, yetersiz denetimin ve yıllardır üstü örtülen yapısal sorunların acı meyvesi. Bu gidişatı tersine çevirmek ise, gıdayı bir “piyasa ürünü” olmanın ötesinde, bir “yaşam hakkı” olarak gören cesur, uzun vadeli ve adil politikalardan geçiyor.
Kalın sağlıcakla

